![]() |
| | #1 (permalink) |
| Yüzbaşı ![]() Üyelik tarihi: 23 Feb 2009
Mesajlar: 807
Teşekkürleri: 0
Aldığı Teşekkür :24
Tecrübe Puanı: 502 ![]() | Walter Kaufmann 1970’lerde İnsanı Anlama üzerine filolojik Üçlüsünü yazarken, ve irrasyonalist Nietzsche’nin bir ruh-‘bilimci’ olarak insanı anlama soruna ‘en büyük’ katkıda bulunan düşünür olduğunu bildirirken, Nietzsche’yi aslına uygun imgesi ile popülerleştirecek postmodernizm henüz beşikteydi. Şimdi tüm ‘bilimsel’ maskesinden, tüm ‘pozitif’ imgesinden sıyırılmış tepeden tırnağa nihilist/yokedici bir Nietzsche pankartı altında, postmodernizm şizofrenik vargılarını yalnızca Batı Ekini için değil, ama bütün insanlık adına buyurma düzeyine dek toparlamıştır. Gene de apaçık anlamsızlığı=önemsizliği ile postmodern düşünce yalnızca modern Batı toplumunun kısır akademik bilincinin kıyılarında şekillenen bir eğilimdir. Ve en azından ilk bakışta özdeksel ve entellektüel sorunlarını tarihin çok ayrı kesitlerinde ve iklimlerinde yaşayan dünya tarafından umursanması bile beklenemeyecek bir sorun olarak görünür. Ama Protestan Batıya ‘özdeksel’ öykünme yoluyla ‘modernleşme’ süreçlerini genel bir çürüme ve parçalanma süreci olarak yaşayan gelenek düzenleri için, Nietzsche’nin patolojik bilincinde formüle edilen nihilist sorunlar o tinsel yıkıma hiç de yabancı olmayan bir varoluş koşuluna seslenir: Geleneklerini gömmekte olan dünya değersizliği, bilimsizliği, türesizliği, özgürlüksüzlüğü daha şimdiden evrensel ölçekte edimselleştirmiş bir varoluş durumudur. Bu düzeye dek, üçüncü dünyanın entellektüel varoşları postmodern tin için en uygun üreme zemini olmaya adaydır. Tıpkı bir zamanlar Marxizmin tarihsel ve kuramsal önkoşullarına bütünüyle yabancı feodal bilinç alanlarına karikatürize edilerek uyarlanması gibi, tıpkı bir zamanlar sorumsuz Batılı entelin varoluşçu bunalımının üçüncü dünya enteli tarafından bir moda olarak simüle edilmesi gibi, tıpkı daha Bilimle tanışmamış üçüncü dünya akademizminin bilim-düşmanı pozitivizmin ‘‘büyük bilim filozofları’’ olan Popper, Fayerabend, Kuhn gibi düşünürlere sarılması, matametakiçileri terörize eden Cantor ve Gödel’e tapınması gibi, bugün yine aynı maymun öykünmeciliği içinde postmodern ‘söylem’ geleneksel değerlerini çözündürmüş Doğulu entelin boş bilincinde parodinin parodisini üretecektir. Ama gene de, doğal Usu bozma girişimi onu besleyecek kuşkucu zeminlerin kendileri denli umutsuzdur. Ve postmodernizm ancak Batı pozitivizminin ve pragmatizminin doğal usu sakatladığı, küçülttüğü, değersizleştirdiği düzeye dek bulaşıcıdır. Postmodern mantık Türe, Tüze, ve Töre kavramlarına duyarsız ve yeteneksiz bir çizgide geliştirilir; ve vargılarıyla birlikte, duyuncunda eğitilmemiş bilinç alanlarına dirençsizce yerleşir. Postmodern mantık Gerçeklik, Bilim Ve Us kavramlarına yeteneksizliği sömürür; ve benzer olarak kuşkucu, göreci bilinç alanları tarafından kucaklanır. Ve postmodern tin Özgürlük istencine yeteneksizdir; insanlığın Kurtuluş tasarının, büyük ‘anlatı’ dediği şeyin olanaksızlığında diretir. Yeni ‘kavramsal’ deneylerinde postmodern denemecilerin ‘saltık’ ilkeleri Sağduyunun, Usun, Mantığın tam yokluğudur. Hiç kuşkusuz girişimlerinin güdüsü reddettikleri yetinin kendisinden gelir, ve bunda ‘klasik’ kuşkuculardan ayrıldıkları nokta örneğin Hume gibi yarı yolda durup normalleştirici hayvan inancına sarılmamaları, sözde ‘mantıksal’ olgucular gibi yarı yolda durup bilimsel bir poz takınmamaları, tersine irrasyonalist anlayış ve varoluş biçimini her boyutunda sonuna dek götürmeleridir. Bilimsel değerlerin yanısıra törel değerler de açıkça kınanır. Ve sanatsal değerlerin yanısıra felsefi değerler de. Aslında Usun kendisinden kurtarılmış bir varoluş tasarlanır. İdeale doğru İlerleme ve gelişme olanağından, ruhsal ve bedensel uyum ve bütünlüğe erişme olanağından koparılmış bir insanlık tasarlanır. Postmodernizm nihilist anlatılarını kesinlikle birer şaka ya da parodi olarak görmez. Tersine, kozlarını en son gerçeklik düzleminde ortaya koyar: Bütünüyle dinsel bir çıkış noktası vardır, çünkü, postmodernizme göre, reddedilen tüm değerler aklayıcıları olarak, destekleri olarak, gerçekliklerinin güvencesi olarak reddedilen Tanrıya bağımlıdırlar. Ve en sonunda, insan Tanrının sorumluluğunda olmadığına göre, geriye ona kalan şey yalnızca bir hiçliktir. Postmodernizm ‘Batı’ biliminin ‘gerçeklik’ pozu ile alay eder: Ona göre G, c, , bunlar ve tüm geri kalan saltık ‘değerler,’ aslında tüm doğa yasaları saltık değil ama görelidir, değişmez değil ama değişkendir, belirli değil ama belirsizdir; ve bu nihilizmin karşısına sürülen pozitivizm, Batı ‘felsefeciliğinin’ Batı ‘bilimini’ kurtarmayı amaçlayan bu son girişimi en sonunda nihilist vargı ile aynı göreciliği ileri sürer. Doğanın determinizmini, nedenselliğini tanrısal terimlerden bağımsız olarak anlamsız bulan pozitivizm postmodernizmin mantıksal bağlaşığıdır: Postmodern nihilizm ‘modern’ pozitivizmin kendisinin gerçekliğidir. Postmodernizm ‘Batı’ törelliğinin ‘gerçeklik’ pozu ile de alay eder, çünkü ona göre evrensel bir iyi, evrensel bir doğru yoktur, tüm törel değerler bireysel olarak, tarihsel olarak, ekinsel olarak belirlenir, ve öyleyse tümü de görelidir, öyleyse evrensel uylaşıma açık tek bir ilke bile yoktur (insanlık savaşın, işkencenin vb. kendinde türesizliğinde bile anlaşamayacaktır), öyleyse törelliğin kendisi saçmadır. Ama bu nihilizme öfkelenen modernist pragmatizm ve yararcılık en sonunda aynı göreciliğin ötesine geçemediğini, törellik kavramına özünlü saltık insan değerlerine izin veremediğini görür: Postmodern nihilizm ‘modern’ pragmatizmin de gerçekliğidir. * * * İrrasyonalist anlatıda ‘modern’ ve ‘postmodern’ sözcüklerinin anlatmaları gereken içerik ile hiçbir ilişkileri yoktur. Özsel sorun ‘modern’ Protestan Batı ekininin bütününde Gerçek olup olmadığıdır: Eğer gerçekliği kendini salt bir yanılsama olarak gösteriyorsa, eğer varoluşu dünya tininin salt geçici görüngülerinden biri ise, bu yargı ancak Usun ideal/gerçek ölçünleri karşısında böyledir, ve bu eytişimin karşısında ‘postmodernizm’in kendisi bir Eleştiri değil, ama yalnızca öznel bir Tepki olur. Ve gerçekten de, Batı akademizminin bilimi yorumlayışına karşı postmodern tepki kendini Aydınlanma karşısındaki Boşinancın konumuna geriletir, Pozitif Bilimin gerçek Eleştirisini yapmayı başarmak bir yana, göreliliği öne sürmesinde, varoluşun toplumsal bir yapıntı ve bilimin güç ilişkileri sorunu olduğu gibi karşıçıkışlarında, kendini düpedüz şarlatanlık olarak sergiler. Aslında Usun Ölçünlerini çürüten nihilist postmodernizm saltık göreciliğinde kesinlikle bir Yargının, bir Eleştirinin gücünü taşımaz. Ve ancak modernizmin Eytişimi onun kendi iç çelişkileri yoluyla ortadan kalkması gerektiğini anlatır. Usun çözümlemesinde ‘postmodernist’ tin bütünüyle konu dışıdır. ‘Us’ diye gördüğü karikatür Batı anamalcılığının, özdekçi Aydınlanmanın, demokratik Protestanlığın yarı-usudur. Ve ne felsefe, ne de düşünen ve insanlığı özgürlük, değer, mutluluk kavramlarına değer veren sağduyu Batı ‘ussallığının’ dünya tarihinin ereği ya da ideali olduğunu ileri sürmüştür. Tersine, bu ‘ussallığın’ hangi usdışından doğduğu ve hangi ilkellik ve barbarlık düzeyinde doyumunu bulduğu doğal sağduyu tarafından yeterince açıkça anlaşılır. Bir kez daha, postmodern sapıklığın ‘us’ dediği, ‘ussal’ dediği modern varoluş biçimi ancak usun kendisinin yöntemli olarak bastırılması yoluyla, ancak doğal usun kendini us olarak bilen Usa gelişiminin önlenmesi yoluyla, ancak düzenin ezici mantığı karşısında bireyin çaresizleştirilmesi, köşeye sıkıştırılması, sözde ‘eğitim’ sürecinde tam insana gelişiminin önlenmesi yoluyla ayakta kalabilen geçici/tarihsel bir yapıdır. Postmodern bilinçte doğal us modern ‘us’u bile aklayacak ölçüde bozulmuş, salt şizofrenik bir ‘söyleme’ ya da mini mini ‘anlatılar’a yozlaşmıştır. Batıda modellendirilen o modern toplumsal yapı, Dolar, Protestanlık ve erdemsiz Demokrasinin o grotesk uyumu, pozitivizm, pragmatizm ve şovenizm tarafından pekiştirilen o modern düzen çoktandır değersiz temeller üzerine, yalancı değerler üzerine dayandığını yeterinden öte göstermiştir. Postmodern bilinç ‘modern’ usu, tinin ‘özel’ bir görüngüsünü bütününde us olarak kınarken, kendisini us-dışına sürmede bütünüyle tutarlıdır. Ve postmodern irrasyonalizmi üreten mantık modernist kısıtlama altındaki rasyonalizmden başkası değildir. Batı ekini insanın ussal varlığını değer olarak görmediği, tersine değeri eğitimsiz insanın yalnızca açgözlülüğüne seslenen dışsallıklara yüklediği için böylesine komik ve trajik bir insanlık tablosunda kitlenmiştir. Tüm özdeksel ilerleme yalnızca ve yalnızca Batı bireyininin, uygarlığın bu övünç kaynağının henüz ne denli eğitimsiz, ne denli barbar, ne denli açgözlü, ne denli duyarsız olduğunu tanıtlamanın ve sergilemenin koşullarını ortaya sermekten öteye geçemez. Yakın tarih en iyi anlatımını postmodernist entellektüelizmde bulan duyunçsuzluğun, töresizliğin olgular dünyasındaki izdüşümüdür. Özdeksel/uygulayımbilimsel ilerleme yalnızca ve yalnızca o bireyin, o tinin erdemsizliğini sergilemenin yollarını ve araçlarını sunar: Sınırsız gönenç yalnızca hırsın açığa vurulmasının bir etmeni olur: Çokuluslu Doların gücü Batı türesizliğinin kendisini içerde ve dışarda apaçık gangsterlik düzeyinde sergilemesine aracılık eder: Askeri yoketme aygıtı kendinde bir haz kaynağına, sadistik bir oyuncağa dönüşür. Özdeksel ilerleme yalancı doğasını en sonunda kendisine karşı da yönelttiği nükleer gözdağında tanıtlar. Tüm modern görünüşün altında gizlenen şey henüz bir kabile ekininin etnik özelliklerini sergileyen o tarihsel olarak yabanıl Germanik karakterdir. Irkçılık. Şovenizm. Toplama Kampları. Gaz Odaları. Kölecilik. Sömürgecilik. Açlık. Dünyanın Kirletilmesi. Silahlan(dır)ma. Dünya Savaşları. Kalküta. Dresden. Hiroşima. Bu birkaç sözcük özdeksel ilerleme ve ekinsel gerilik arasındaki birliğin ne anlama geldiğine tanıktır. Nihilizmin değerleri çürütmesi, ya da olmadıklarını ileri sürmesi bütünüyle gereksizdir. Yaşanmayan şeyler bilinebilir mi? Yüzyılı aşkın bir süredir Batı ekininin bir çöküş sürecinde olduğu, tüm uygulayımbilimsel/özdeksel gelişime karşın, bu sürecin insan usunu ve ruhunu ve bedenini çürütme pahasına yer aldığı yinelenerek ileri sürüldü. Çiviyi çiviyle sökmek için tasarlanan özdekçi Marxizm aynı tek yanlı özdeksel/uygulayımbilimsel ‘gelişme’ anlayışından yola çıktı. Batı proleteryası bu zoraki deneyi reddederken, Asyanın modern özgürlük kavramına bile yabancı engin feodal alanları, yetkeci, baskıcı, despotik tini doğal atmosferleri olarak soluyan Rusya ve Çin bu modern zorbalığı bir kurtuluş olarak, modernleşmenin aracısı olarak kucakladı. Ve özdeksel varoluş kavgasına ayarlanmış ortaklaşacı rejimler insanı ve insanlığı kurtarmak bir yana, tersine, insanı usunda, istencinde, ve duyuncunda ezdiler, insanlığın bu altyapı boyutuna direnme hakkının ve istencinin, o bilinçsiz altyapıya saldırma Özgürlüğünün kendisinin gelişimini durdurdular. Batıya bireyin üstünde ve ötesindeki özdekçi ideolojinin yalnızca burjuva değerleri değil ama insanın kendisini nihilize ettiğini öğrettiler. Marcuse’nin Tek-Boyutlu İnsan’ı, Alan Bloom’un The Closing of the American Mind’ı, ve önceki ve sonraki daha başka sayısız eleştirel/popüler çalışma, içeriklerinden çok başlıklarında da olsa, Batıda henüz düşünen ve değer arayan insan diye naiv bir türün yaşamakta olduğunun kanıtlarını sunarlar. Ama bu girişimler o denli de Protestan Batı ekininde Duyunç yeteneğinin, insanlık Töre ve Türesinin, insanlık Tüzesinin henüz gelişmemiş olduğunu gösterirler. Ve kendileri henüz insan değerlerini ileri sürecek yürekliliği gösteremezler, gerçeklik tinine, felsefeye koşulsuzca güvenecek düşünsel erdemi kavrayamazlar. Kendileri eleştirilerini koşullandıran ekine bağlıdırlar, ve Usun kendisinin saltık Değer ve gerçek Eleştiri olduğunu göremezler. Böylece ‘eleştirel’ çözümlemelerinin vargısı yine aynı nihilist tonla sonlanır, kurtuluş bir umut sorunu olarak kalır, insanlığın şimdisini kurtuluşu ile bağlayacak kavramlardan yoksun olduklarını kabul ederler. ‘Çözümlemeleri’ Derrida’nın tarihi ‘kapayan’ tablosunu parçalayamaz, ‘Eleştirileri’ Batı ekinsel önyargılarının denetiminden özgürleşip evrensel insanlık değerlerine erişemez. Ne yazık ki, bu eleştirel girişim Nietzsche’de simgelenen nihilizmi aşamayışını onun doğrulanışı olarak görme eğiliminin eline oynar. Vargılar genel çizgilerde ortadadır: Hıristiyan Batı uygarlığı eytişimini tamamlamıştır; Hıristiyanlık ve anamalcılık, sırasıyla Protestanlık ve demokrasi disiplini altında ussallaştırıldıklarında, pekala geçinebilirdirler. Ama bu grotesk birlik insan değerlerinden, saltık ussal değerlerden vazgeçme pahasına, insan tininin özdeksel gönencin artışıyla orantılı yoksullaşması, ezilmesi, bastırılması pahasına elde edilir. Özdeksel gönenç ve tinsel yoksulluk ters orantısı hiç kuşkusuz saltık değildir; ama özdeksel gönenç eğitimsiz insanın başlıca değeridir, onun ‘güç-istenci’ne karşılık veren aracıdır, ve yalancı bir değer olduğu ölçüde insan kişiliğinin çürümesi ile doğru orantılıdır. Protestanlık ve anamalcılık olarak her iki uç da bu ödünde, İNSAN DEĞERLERİNİN bastırılmasında kendi varoluş güvencelerini bulurken, insan Usu gökyüzünde ve yeryüzünde ayaklar altına alınır. Tarihte ilk kez bir uygarlık alanı yaygın olarak varoluş koşulunun anlamsızlığını görmüştür. Ama Usu, Saltık İdeayı kavramayan vargı, tüm eleştirel güdüsüne karşın, değerlerini altyapının kendisinden beklemeyi, kurtuluşu insanın kendisine dışsal koşullara bağımlı kılmayı sürdürür. Varoluşçuluk gibi, nihilist postmodernizm de kendini us-dışı üzerine, aslında misoloji üzerine, us-nefreti üzerine temellendirir, ve eğer bu son bilinç yapısının mantıksal evrimine ve özbilinç kazanışına önem veriyorsak, bu karanlık süreç doğal dürtüsünü ve kuramsal öncüllerini faşizmin ilk habercileri olan Schopenhauer ve Nietzsche’nin nihilist kişiliklerinde ve patolojik dünya görüşlerinde bulur ve Heidegger’in irrasyonalizmi yoluyla varoluşçu ve postmodern Fransız ‘söylem’ine alınır. Bu patolojik insanların yaşamları ve kuramları arasındaki koşutluk bütünüyle gün ışığındadır: Heidegger 1933’ten 1945’e dek her yıl Nazi Parti kartını yenilemiştir; Nietzsche’nin sapık ‘‘güç istenci’’ ve kendini ‘‘sürü’’ye göreli olarak onurlandıran ‘‘üst-insan’’ temaları onun patolojik kişiliği ile tam uyum içindedir ve Nazi ideolojisinin kuramsal temelini—eğer böyle birşeyden söz edebilirsek—besleyen en usdışı formülasyonları oluştururlar; ve Schopenhauer’in kendinde nefreti, kişisel kötümserliği, ırkçılığı, toplum-dışı ve saldırgan karakteri düşüncesinin başlıca itici gücüdür ve onu Protestan Batıda çok yaygın bir bilinç biçiminin anlatımına götürür. (Felsefenin, eytişimsel düşüncenin bütünüyle bilinçsizi olan sahte Batı ‘felsefeciliği’ Heidegger’in düşüncesinin yaşamının olgularına ilgisiz olduğunda diretir. Ama görgücü ‘iki şapka’ kuramı eski ve geçersiz bir hiledir. 1967 gibi ileri bir tarihte Varlık ve Zaman’ının Şilili bir öğrencisi tarafından İspanyolca’ya çevrilmesine bu dilin düşüncesini anlatmaya yeteneksiz aşağı bir dil olduğu gerekçesiyle Heidegger’in kendisi karşı çıkar. İrrasyonalist Heidegger ‘felsefeyi’ bir dil sorunu olarak, ve modern dillerin gelişimini ise eşitsiz olarak görüyordu. (Aslında, arı bir dile dikkatli bir çeviri Heidegger’in dil kullanımındaki yapaylığı, zorbalığı ve uygunsuzlukları en az Almanca’da olduğu denli açıkça sergiler.)) Batıda Sağ ideolojiyi beslemiş olan nihilist şizofreni son yirmi yıldır postmodernist kuramcılığın elinde daha öte işlendi ve pekiştirildi, irrasyonalizm en son rasyonel artıklarından temizlendi. Sonuç parodi ve trajedinin, şaka ve ciddiyetin ayırdedilemezliğidir: Faşist öncüllerin postmodern bakım ve onarımının ‘‘Sol’’ adına yer aldığı ileri sürülür. Çünkü nihilizm tüm değerlerin reddedilişi olarak aynı zamanda Batının ‘‘sağ’’ değerlerinin de reddedilişidir ve bu ise en tutucu, giderek gerici postmodern söylemi bir Eleştiri yanılsaması altına düşürür. Ama nihilist belirlenimsizlik olanaksız bir konumdur, ve özsel olarak (baskıcı/uygarlaştırıcı/‘modern’) Usun yerinden edilmesine ayarlandığı için, açılan dipsiz boşluğu dolduracak içerik insanın eğitimsiz, yabanıl YOKEDİCİiçgüdülerinden başka hiçbir kaynaktan sağlanamaz. Sol ilericilik olarak algılanan şey kendini Sağ gericilik olarak gösterir, ve tüm değerini Uygarlaşma, Eğitim, Gelişme süreci olarak kazanan tarihin ileri yönü GÜÇ tarafından, ZOR tarafından ancak tersine çevrilebilir. Bu düzeye dek, postmodern söyleme bütünüyle mantıksal olarak bir Nefret ve Paranoya öğesi yayılır, ve çokbilmiş kötümserliğin çizdiği mızmız tablo Nietzsche’nin sözde ‘üstün’ insanının dürtülerinin aslında ‘aşağılık’ bilinçaltı bölgelerinde yattığını gösterir. Uygarlık, eğer Freud’un çözümlemesini izlersek, us ve içgüdü arasındaki geçimsizlik üzerine, içgüdünün us tarafından baskılanması koşulunu içerir, ve onunla usun denetimi yoluyla durdurulan, hedefinden saptırılan içgüdü başkalaşır, ussallaştırılır, yüceltilir, ‘değer’in içeriği olur. Ahlakın ya da üstbenin baskıcı doğası böylece doğal insanın ekinsel/uygar insana yükseltilmesi, hayvandan insana geçişin olanağıdır. Modern toplum da özsel yapısında usun baskıcı örgütlenişidir, ve bu dizge tüm ekonomik, politik, eşeysel, akademik, tüzel vb. bileşenlerinin temel yapıya ayarlanmaları yoluyla, modern ussallaştırmalar yoluyla işlerlik kazanır. Nihilizm tüm değerleri, tüm törelliği, tüm baskıyı reddeder, ama bunun en sonunda ancak usun bütününde reddedilişi ile olanaklı olduğunu bulur. Ve usun uygarlaştırıcı baskısından kurtulan içgüdü uygarlık Yaratıcı işlevinden de kurtulur, özellikle irrasyonalizme ayarlanan içgüdü sapık kategorilerde anlatım kazanır: Güç-istenci, Üst-insan ve Zayıf-insanlık. Öte yandan, usun içgüdüleri baskılaması (törellik, üstben/duyunç belirlenimleri) uygarlığın genel sorununun kendisini tanımlarlar. Usun saltık baskısızlığı, insanın içgüdüsel doğası ile tam uyumu—bu İdealdir, ve bu ideal ölçüt karşısında modern baskıcı us usun özgür açınımı olmadığını, bütün us olmadığını kavrar. Usun öz-eleştirisi bütün soruna nihilizmin hiçbir zaman algılayamayacağı bir gerçeklik düzleminde bakar: Usun iyinin ve kötünün ötesine geçmesi varlığın değer/anlam ile birliğinin kavranması ya da kötülüğün ölümü, ve duyuncun gereksizleşmesi ise sözcüğün tam anlamıyla duyuncun eksiksizleşmesidir. İyinin ve kötünün ötesi nihilist belirlenimsizlik ya da yokluk değil, ama tam tersine olumlu, anlamlı, belirli, değerli eksiksiz varloluş koşuludur. * * * Kurtuluş, özgürlük, gerçeklik, değer kavramlarını reddedip analitik karşıtlarına sarılan şizofrenik Fransız entellektüalizmi Derrida’nın bir öğrencisinin, Lacoue-Labarthe’in şu önermesinde bu us-yarılmasının vargılarından birini formüle eder: ‘‘Nazizm hümanizmdir!’’ Önerme ancak ‘‘hümanizm’’i ussallık olarak, ve ussallığı ise nihilizmin öcüsü olarak aldığımız ölçüde daha anlaşılır olur: ‘‘Nazizm rasyonalizmdir.’’ Postmodern bilinç Aydınlanmanın hümanist ussallığının faşizme giden yolun ilk basamağı olduğuna inanır (Heidegger’in Nazizmi irrasyonalizminden Aydınlanmaya özgü rasyonel/hümanist öğeleri tam olarak temizlememiş olmasına bağlanır). Sorun bu ‘küçük’ anlatının ‘‘sol’’ adına olduğunda, ve aynı zamanda ‘‘kurtuluş,’’ ‘‘özgürlük’’ kavramlarını reddetmede diretmesidir. Ve solun—demokratik değil ama despotik solun—özdekçiliği düşünüldüğünde, insan istencinin ne pahasına olursa olsun bastırılması, ezilmesi gerektiği düşünüldüğünde, bunda da anlaşılmayacak birşey yoktur. Bu ‘anlatı’ gerçekten de tam istendiği gibi, sözcüğün en doğal anlamında, irrasyonalizm denilen şeydir. En azından ilk bakışta şaşırtıcı gelebilecek şey çağdaş Fransız litteratisi tarafından formüle edilen modern nihilist ‘öte-anlatıların’ o grotesk Fransız entelinin yerelliğini aşması ve özellikle Birleşik Devletler’de (Batının kronik ‘düşünce’ yoksulu) olmak üzere evrensel Kurtuluşçu tasarlarla ilişkilendirilmesidir. Ama postmodernizmin en verimli üreme alanı, beklenmesi gerektiği gibi, düşüncesizlik, felsefesizlik, değersizlik zemini olacaktır—Amerika Birleşik Devletleri. Postmodern tinin önkoşulu felsefe ve bilim konusunda dört dörtlük bir kavrayışsızlıktır. Tam bu nedenle, Batı akademizminde yerleşik düzene bütünleşmiş ‘modern/yararlı’ pozitif bilimlerin tersine, ‘yararsız’ insanbilimleri alanına yerleşebilir. Postmodern tinin önkoşulu sevgi ve duyarlık açısından dört dörtlük bir yoksulluktur. Tam bu nedenle Batı ekininin insan değer ve ilişkilerini üretememiş, tersine değeri yalnızca dışsal metaya yatırmış doğal özdekçiliği tarafından eğitilen kuşkucu alanlarına yerleşebilir. Postmodern kafa yapısı değersiz, kötümser, güvensiz, sevgisiz bir kişilik boyutunu, idealsiz bir ruhu gerektirir. Ve tam bu nedenle kurtuluş ve özgürlük tasarlarına tepki gösterir. Gerçek ve iyi ve güzel olana düşmanlık yalnızca ve yalnızca Us, Duyunç ve Duyarlık boyutlarında EĞİTİMSİZLİĞİNanlatımıdır. Ve Batı ekininin varoluş güvencesi bu EĞİTİMSİZLİĞİN kendisidir. * * * Foucault, Derrida, Deleuze, Boudrillard, Lyotard ...! Bu postmodern kafalar kendi kuşaklarının sorunlarına geç bile olsa seslenmeyi başaramayan bir geriyatrik çözümlemeciler sınıfı oluştururlar ki, belgileri kendi anlatımlarıyla ‘‘insan sorunlarında bir temel olarak usu reddedilişi’’dir. Minerva’nın Baykuşuna bile taş çıkartan bu uyuşuk kargalar Heidegger’in, Nietzsche’nin faşist irrasyonalizminde çürümüş besinlerini ararken, tek-boyutlu modern Batı insancığının kişiliğini ancak onu kendi yoz imgesine bakmaya zorlayan Marcuse’nin çözümlemesinden öğrenirler. Bir grotesk anlıklar dizisi oluştururlar ki, saçmanın asıl sözcüleri olarak, kuram kavramının kendisini onursuzlaştırlar. Eğer dedikleri gibi ‘bilgi’ toplumsal bir kurgu ise, eğer ileri sürdükleri gibi tüm felsefi bilgi ve tüm bilimsel bilgi bireysel bilincin önyargılarının filtresinden süzülen öznel bir yapı ise, bu ‘bilgi kuramı’ ile tanımladıkları şey tam olarak kendi bilinçleridir. Bu kafalarda, hiç de yabancısı olmadığımız kuşkucu ilkelerden yola çıkan aynı düşüncesizlik, aynı görecilik, aynı yokedicilik, aynı öznelcilik, aynı misoloji bu kez hedef vargılara her zaman olduğundan çok daha fazla yaklaşır. David Hume onu nihilizme götüren uslamlamalarının burgacına düşmemeyi—erken bir nihilist ya da pozitivist olmamayı—kendini tavla oynamaya, iyi beslenmeye vererek, ‘hayvan inancı’ denilen şeye sarılarak başarmıştı. Onun izinden yürüyerek, etnik İngiliz görgücülüğü düşünme uğraşını bir boş zaman oyalanması olarak, bir hobi olarak gördü, ve kendini ‘büyük ve ciddi’ sorunlardan uzak tutarak küçük ve önemsiz analitik soyutlamalarla oyalamayı yeğledi. Ama Fransızların başkalarının sık sık el altından yaptığı şeylerde yabanıl ve gürültücü yöntemlere baş vurma gibi bir huyları vardır. Kuşkuculuğu İngilizlerden çok daha fazla ciddiye aldılar. Fransızların felsefe yaptıkları sanısı yarı-entellektüelliğin çağdaş mitlerinden biridir. Ama eğer FELSEFE sözcüğünü felsefenin gerçek kavramını, bilgelik ve bilim sevgisi denilen değeri anlatmak için kullanacaksak, eğer her tür kuşkucu, sofist, olgucu, analitik düşünce çürümesine değil ama Saltık Bilgiyi, Saltık Türeyi, Saltık Değeri arayan ve üreten ussal etkinliğin kendisine uygulayacaksak, o zaman işin gerçeği Descartes’tan bu yana Fransızlar’ın da bir iki duygudaş girişim dışında felsefede tam bir hiç olduklarıdır. Aslında Descartes bile felsefe yapabilmek için Fransız litteratisinden, bu kendinde okur-yazardan uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Burada sorunu modern Avrupa kuramcılığının geleneksel tarihsel düzlemlerinde ele alamayız, çünkü tarihin bu cephesindeki ve evresindeki düşünme boyutlarının ve olayların açınımı bu ülkenin bilincine henüz çok büyük ölçüde kapalıdır. Dahası, Hegel’in çalışması dışında, henüz Dünya Tarihinin, özellikle modern Tarihin türeli bir tablosundan, her ulusal birimi gerçek ve tam kimliği içinde çözümleyen bir Tarih Felsefesinden yoksunuz. Bu düzeye dek, bu kendini bilmemenin evrensel ve uğursuz bir gözdağı olduğu düzeye dek, Dünya Tini kendi özbilincinden yoksun barbar bir yaratık gibi, yokedici, yırtıcı bir hayvan gibidir. Modern Batı bilinci dünyanın arta kalan bilgisizleri için olduğu gibi aslında henüz kendi için de kapalıdır, ve henüz Batı bilincinin kendisine tabu kalan bölgeler, acı verici bilinçaltı katmanları vardır. Ve daha da kötüsü, modern tarihçiliğin kendisi gerçek tarih kavramından yoksun olduğu için, yalnızca olguların yalancı yorumlarını üretmekle kalmaz, ama—Orwell’in 1984’te öngördüğü gibi—tarihin kendisini yapısızlaştırır, olguları söker atar (eğer tek bir örnek verirsek, İngilizlerin, başka soykırımların yanısıra, ikinci dünya savaşının sonlarına doğru çok kısa bir süre içinde 6 milyondan fazla Hintlinin yokolmasından, bu ikinci büyük İnsanlık Kıyımında sorumlu oldukları tarihsel kayıtlardan ve bilinçlerden ‘çıkarılmıştır’—bkz. Howard Fast, The Pledge ve Second Generation). Bir ‘ulusal’ perspektiften düşünmek, insana ve tarihine herhangi bir ekinin göreli bakış açısından bakmak evrensel insan gerçekliğini bozmaktan başka bir sonuca götermez. Ve yalancı yorum tarih bilincini tam olarak postmodernizmin buyurduğu gibi kapatır. Nasyonal Sosyalizmi ‘bir avuç tekelci kapitalist’in ya da yalnızca birkaç sapığın bir komplosu olarak görerek bütün bir ulusu ‘saltık suç’undan bağışlayan budalalık yalnızca ve yalnızca o ulusun işlediği suçla yüz yüze gelmekten kaçma eğilimini okşar. Bununla gerçek yalnızca gizlenmiş ve eğilim özsel olarak korunmuş olur, ve henüz işlemekte olan bir bilinçaltı olduğu gibi geleceğe aktarılır: Germanik saldırganlık ve yokedecilik tini henüz etkin bir gözdağıdır, ve onu durdurma ve denetleme dürtüsü Avrupa Birliği’ni aklayan ve zorunlu kılan temel güdüdür (Avusturya’da Nazilerin son genel seçimlerde (’96) aldıkları sonuçlar salt bir déjà vu mudur?) Öte yandan, bir ulus olarak Fransızların 1940’tan sonra Nazi işgali altında varoluşu kabul etmeleri, direnMEmeleri, GÖRELİ de, MODERN de olsa ‘DEĞER’ diyebilecekleri herşeyi çiğneyenlere içerlemeyi bir işbirliğine yüceltip soykırımlara ortak olmaları da eşit ölçüde toplumsal bilinçaltına gömülen bir yaralanmadır. Ama erteleme sorunu yalnızca daha da ağırlaştırır. Sözde ‘uygar’ ve ‘soylu’ değerleri ile kibirlenen bir ulusun tarihte benzeri görülmemiş bir aşağılanma ile karşı karşıya kalması o ulusun hiç olmazsa az da olsa düşünen, az da olsa duyarlı olan bireylerinin bilinçlerinde çok kalıcı ve çok derin yaralanmalara yol açmış olmalıdır, ve bunlara yönelmek, ulusal bir ruhçözümlemeye girişmek olağanüstü acılı olacaktır. Mızmız entel için en uygunu kaçıştır: Değerleri yeniden değerlendirmenin, daha doğrusu değerleri baştan sona yoketmenin, silip atmanın böyle bir sakatlanma için sağaltıcı etkisi sorgulanabilir mi? Ama böyle bir sağaltımın kendisi sakatlayıcıdır, değerleri yok etme girişiminin kendisi ikinci bir yalandan başka birşey değildir. Asıl sorunu ele alabilmeleri için ilkin düşüncenin yapısızlaştırıcı felcinin etkilerini ortadan kaldırmaları gerekecektir. * * * Nietzsche’nin modern ‘sürü’ dediği şeye karşı ‘süpermen’ imgesine sarılan paranoid anlığı hiç kuşkusuz hiçbir zaman herhangi bir kuram modeli sunamazdı. Bu beklentinin kendisi Nietzsche’nin irrasyonalizmine duygudaştır. Nietzsche yalnızca us ile tanışMAmış, değer ile tanışMAmış, duygu ile tanışMAmış modern insanlığın karakterindeki nihilizmi şimdiye dek yaşanmış en yeğin biçimlerinden birinde özetler. Nietzsche hiç kuşkusuz Protestan Batının kişilik örneğidir. Ama bu nihilist bilincin özgür çağrışımları hastalığının anlatımı olsalar da, usun çözümlemesinin kendisi çok daha başka bir yetkinliktir, ve nihilist vargılardan çok daha başka bir perspektife bakar.
__________________ [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
| | |
![]() |
| Etiketler |
| dusmanligi, nietzsche |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |